Artvin Köşe Yazıları
»Şaşortkovanlar (Kardelenler)
Şaşortkovanlar (Kardelenler)
Bugün planda Usot yaylasına gezi var. Ancak sabah mal sağımına yetişerek taze süt içebilmenin yolu sabah en geç saat 07.00 de yaylada olmaktan geçiyor. Sabah sabah kızları zorla uyandırıp akşamdan hazırladığımız eşyaları aracın bagajına koyup yola çıkıyoruz.
Yaylaya ulaştığımızda şaşortlar inekleri yeni sağıyordu. Züleyha Hanım inek sütünden yeni yaptığı glik peynir ikram etti. Çocukluğumuzda ne çok severdik bu peyniri. Şaşortlar taze glik peynir yapınca biraz alabilmek için anamıza ne diller dökerdik. Hele onu pekmeze banıp yemenin ayrı bir keyfi vardı. Birde yayıkla yayılarak elde edilen taze tereyağını ekmeğin arasına sürüp yemenin tadı hala damağımda.
Usot Yaylası
Yaylalarda eski canlılık olmasa da bu hali bile insanı coşkulandırabiliyor. Şaşort sesleri, kuzu meleyişleri, tavuk gıdaklamaları, köpek havlamaları insanda yaşama sevincini artırıyor adeta.
Kızlar, Neşe gelinin (Levent) konuğu oluyorlar, bense elimde makinelerim görüntü almaya çalışıyorum. Maviş maviş “şaşortkovanlar” doğaya ayrı bir güzellik katmışlar. Batıda insanlar sıcaktan yanıp canından bıkarken, sonbaharın habercisi şaşortkovanlar yaylaların alanını bezemişler. Birde bunları ilkbaharda izlemek lazım. Karların arasından sıyrılıp boy gösterişleri bir başkadır benim memleketimde.
Züleyha Pehlivan
Şaşortlar işini bitirdikçe büyükbaş hayvanlar alışık oldukları için kendiliğinden yaylaların yukarısında Ziyaret dağının yamacına doğru toplanmaya başlıyor. Büyükbaş hayvanlar çekilince bu kez yaylaların orta bölümünde danalar toplanarak çobanlar danaları yaylanın dışına sürüyorlar.
Sıla Yılmaz, Seyhat Albayrak Ceyhan
Çobanlarda işin kolayını bulmuşlar. Dana çobanları yanlarında eşyalarını ve erzaklarını taşıtmak için birde at gezdiriyorlar. Tava, ekmek, yemeklik malzemeler ve çaydanlık.
Beni de davet ediyorlar öğlen yemeğine. Peynir kuymağı yapmışlar. Yanında da çay demlemişler. Bir bardakta ben yudumluyorum çaylarından.
Şanver Ceyhan çay içmeye davet ediyor ayvana, ama ben tercihimi sütten yana kullanıyorum. Sevinç Hanım (Pehlivan) kaymaklı ikram ediyor. Muhtarın eşi Reyhan Hanım (Tekin) kek yedirmeden bırakmıyor. Halilibrahim Hoca (Altunkaya) ile Özkan Pehlivan’ın çoban armağanı Köknar sakızı hediyelerinin ise çok makbule geçtiğini söylemeden edemeyeceğim.
Şanver Ceyhan, Rasim Yılmaz
Elimde kameram ve fotoğraf makinem yayla evlerinin arasında gezinirken koyun ağılının çitlerine (çeperine) tünemiş altı kargayla karşılaştım. Biri kenarda beşi de yan yana dizilmiş bana bakıyorlardı. 4-5 metre yakınlarına kadar gidip fotoğraflarını çektim. Bu kadar yakınlarına yaklaşmama rağmen kaçmamaları dikkatimi çekti. Kargaların evcilleştirilebildiği, bazı evcil kargaların birkaç kelime söylemeyi öğrenebilme kabiliyetlerinin olduğunu duymuştum. Kaçırmamak için daha fazla yaklaşmadan onlarla konuşmak geldi içimden. Yüksek sesle:
-Hey kargalar beni tanıyor musunuz? diye seslendim. Tesadüf bu ya içlerinden bir tanesi üç kez “gak, gak, gak..” diye bağırınca sanki bana “evet, evet evet” şeklinde cevap vermiş gibi geldi. Bu kez:
-Muhteremler, yanılmıyorsam 150-200 yaşında varsınız. Bu demektir ki siz burada şaşortluk yapmış olan Sultan ve Firdes ninelerimi de tanımışsınızdır değimli? diye sorunca, aynı karga şaşırtıcı şekilde tekrar üç kez gaklayınca sanki söylediklerimi anlıyormuş gibi bir hisse kapılarak bir tuhaf oldum. Yine bir sürü şey sordum. Aynı karga birkaç kez daha gakladı. Sonra da bize doğru bir çobanın yaklaşması üzerine çobana gelme kargaları kaçıracaksın diye bağırdım. Ama çoban söylediğimin şaka olduğunu düşünerek aldırış etmeden gelince benim muhabbet kargalarımı kaçırdı. O anda onlarla öylesine yakınlaştığımı hissetmiştim ki uçup gittiklerinde sanki sohbetimiz yarım kalmışçasına içim burkuldu.
Evet şakası yok bu kuşlar beni, ninemi, dedemi, hatta dedemin dedesini bile görmüş olabilirdiler. Çünkü yapılan araştırmaya göre kargalar ortalama 100- 150 yıl hatta 200 yıl bile yaşadıkları söyleniyor.
Kargaları kıskandım.
Kara Kargalar
Ben bu kargaları kıskanmıyorum dersem yalan olur. Şu işe bakın ki dünyanın bütün kasavetini insanoğlu çekiyor, sefasını kargalar sürüyor. İnsanlarda yaş ortalaması 75 bilemedin 80 ama kargalar 200 yıl yaşıyormuş.
Çocukluğumu düşünüyorum da o zamanlar köyde arpa, buğday, mısır gibi tahıl ürünleri ekildiği için kargadan geçilmezdi.
Analarımız özellikle de sonbaharın ürün hasat zamanlarında kürünlerde yıkadığı tahılları güneşin karşısında, mısır koçanlarından örülme hasırların üzerine sererek kuruturlardı. Biz eli iş tutmayan çocukları da, kargalar ekini yemesin diye hasırların başına nöbetçi dikerlerdi. Şu işe bakın! Üç-beş yaşındaki çocuk elinde sopa nöbet tutardık. Çocuk aklı, bakmışsın ortalıktan toz olmuşuz. Anasından yiyeceği dayak kimin umurunda! Bu beleşçi kargalarda yokluğumuzu fırsat bilip yumulurlardı tahıllara. Ah ah, işe yarayacağını anlayınca deryanın ortasını boylayan, bu hayırsız kara kargalar yüzünden az mı kötek yerdik, biz garip çocuklar analarından.
Aslında karga deyip geçmemek lazım, bunlar çiftçilere sadece zarar vermezlerdi. Tarlalardaki zararlı haşereleri yiyerek çok büyük katkıları da olurdu. Bence bu kene vakasının artmasında kargaların azalmasının payı olduğunu düşünüyorum.
Yukarıda da değindiğim üzere, bizim çocukluğumuzda kargalar genelde köyde yuvalanırlardı. Fakat göç onları da etkilemiş. Köyde tarlalar ekilmez, buğdaylar baş vermez olunca, yiyecek bulmakta zorlanan kargalar için köylerde cazibesini yitirmiş, sayılarında ise gözle görülür bir azalma olmuş. Çünkü bizim çocukluğumuzda büyük sürüler halinde uçuşan kargalar artık pek sık görülmez olmuşlar. Kalanlarda yazın yaylalarda yoğunlaşmaya başlamışlar.
Kargalar sosyal hayvanlardır. Gruplar halinde dolaşırlar ve birbirlerine çok düşkünler.
Geçen yıl yazın arazide gezerken bir karakarga yuvasına denk geldim. Yuvada dört yavru karga vardı. Kameramla yaklaşıp yavruları çekmeye niyetlendim. Önce bir karga başımın üzerinde dolaşarak acı acı gaklamaya başladı. Arkasından 2, 3, 5 derken birkaç dakika sonunda nerden geldikleri anlaşılamayan onlarca karga, yandaki ağaçlara tüneyip korkutucu şekilde ötmeye başladılar. Sonra da hepsi birden havalanıp üzerimde uçuşup dönmeye başlayınca tedirgin oldum. Onların yavrularına ve o birlikte savunma içgüdülerine hayran kaldım. Sonra da araştırdığımda gördüm ki hayvanların en zekisi kargalarmış.
Hatta birçoğumuz belgesellerde tanık olmuşuzdur, karga balık avlayacağı zaman, ağzında solucan veya balıkların yemek isteyeceği başka bir yemi yukardan bırakınca, balık gökten beleşe gelen bu yemi kapmak için suyun yüzüne fırladığında, geriye düşme nasip olmadan hop kendisini karganın iki gagası arsında buluverir.
Kargaların zeki olmaları kadar aile yaşamları da oldukça ilgi çekicidir. Şöyle ki: Bir kez çiftleştiler mi, bu birliktelikleri ömür boyu devam edermiş. Kargalar yalnızca kendi ailelerini savunmak ve korumakla kalmaz, ayrıca diğer kargaların da yardıma ihtiyaç duymaları, ya da tehlike içinde olmaları durumunda yardıma koşarlarmış. Kargalar dayanışmacı hayvanlardır. Her iki ebeveyn karga da yumurtaların üzerine nöbetleşe oturur, yavrularını birlikte büyütürlermiş.
Aslında siz bakmayın kargalara takıldığıma, adları kötüye de çıksa güzel hayvanlardır. Çünkü çocukluğumdan hatırlarım sabah erkenden evlerin önündeki ağaçlara tüneyen kargalar gelişi güzel ötünce köylüler bu ötüşü hayra yormaz kötü habere işaret olduğunu söylerlerdi. Ama böyle de olsa demek ki tehlikeyi önceden sezen bu hayvanlar insanları uyarıyor ama insanlar bunu anlamıyor. Bunda ne kötülük olabilir ki?
Aslında kargaların bu dayanışmacı sosyal yanlarından Türkiye işçi sınıfının alacağı çok ders var çok…
Kargalar hakkında söylenmiş ve söylenecek çok şey var, ama Lafonten masalında geçen karga hikayelerinden farklı olarak ben bir iki karga fıkrasıyla şimdilik bu konuyu kapamak istiyorum.
KARGA İLE MAYMUN
Birkaç karga bir ağaç dalına tünemiş muhabbet ve de sefa yapıyorlarmış; Biri sakilik yaparak içkiyi dolduruyor diğerlerine sırayla ikram ediyormuş. Muhabbet gırla, neşe içinde eğleniyorlarmış.
Aşağıdan gıptayla onları izleyen maymun, içinden ne güzel eğleniyorlar keşke bende orada olsaydım diye hayıflanıyormuş; saki dolduruyor, içkisi biten bardağını sakiye uzatıp doldurtunca keyifle yudumluyormuş. Kargalardan biri kafayı bulup küt aşağı düşmüş. Fakat saki bunun farkında olamamış. Durumu gören bizim maymun karganın kadehini kaptığı gibi ağaca tırmanıp düşen karganın yerine yerleşmiş. Sonrada doldurması için kadehini sakiye uzatmış. Saki birden maymunu karşısında görünce aniden irkilerek “Oğlum yeter artık, sen içme, zaten çok içtiğin için maymuna dönmüşsün daha da içmeye çalışıyorsun, sana artık içki yok muhabbeti tadında sürdür.” demiş.
KARGA İLE EŞEK
Karga ile eşek uçakla yolculuk yaparken karga, hostesi çağırma butonuna basınca hostes gelmiş.
-Buyurun karga bey ne arzu edersiniz? demiş. Karga:
-Yok bir şey istemiyorum. demiş. Hostes:
- Peki ne diye butona bastınız? diye sormuş. Karga:
-Hiç, İ…lik olsun diye bastım. diye cevap vermiş. Bir süre sonra, karga gene butona basmış ve hostes gene gelmiş.
-Buyurun karga bey ne istemiştiniz? diye sorunca karga yine:
-Yok bir şey istemiyorum. diye cevap vermiş.
-Peki çağrı butonuna neden bastınız? diye soran hostese:
-Hiç… İ…lik olsun diye bastım. demiş. Hostes sinirli bir şekilde oradan ayrılmış.
Bu kez çağrı butonuna kargaya özenen eşek basmış. Bir süre sonra hostes gelerek:
-Buyurun eşek bey ne arzu edersiniz? diye sormuş.
-Hiç… bir şey istemiyorum. demiş eşek. Hostes:
-Madem bir şey istemiyordunuz çağrı butonuna neden bastınız? diye sormuş. Eşek:
- Hiç öylesine… İ…lik olsun diye bastım. demiş.
Hostes öfkeli bir şekilde giderek durumu pilota anlatmış.
Pilot eşekle kargayı tuttuğu gibi uçaktan aşağı atmış. Eşek son sürat baş aşağı inerken kargaya bağırmış:
-Ulan velet, senin aklına uydum şu başıma gelenlere bak, sen uçabiliyorsun bense şimdi yere çakılıp paramparça olacağım! demiş. Karga alaylı bir şekilde:
-Uçmayı bilmiyorduysan İ…lik yapmayacaktın kuzum! demiş.
AĞUSTOS BÖCEKLERİ
Ağustos böceği
Birde bu tatil boyunca gece gündüz bizi rahat bırakmayan Ağustos böcekleri var. Ağustos böceklerinin hikâyesini Sunay Akın’dan dinlemiştim
Bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir larvada ortalama olarak 12 yıl beklermiş. Evet, yanlış duymadınız tam 12 yıl. 12 yıllık hapislikten sonra dünyaya gelen garibanın ömrü adında yazılı olanmış: Ağustos böceği.
Yani topu topu bir ay... Yazın hepimizin dinlemek zorunda kaldığımız şarkıları söyleyen yalnızca erkek olanlarıymış. Çünkü dişi, en güzel şarkıyı söyleyeni kendine eş seçermiş.
Düşünsenize, 12 yıl toprağın altında bekle, dışarı çık. Ömrün bir ay... Sesin güzel olup buldun, buldun... Bulamadın, bir daha yok. Hadi insanlar, kargalara göre şanssız olsalar da Ağustos böceklerini düşününce ne kadar şanslı olduklarını bilmeleri gerek. Hadi iyisiniz iyi… Yeter ki güzel şarkı söylemesini bilin…
BAKIRCILAR
Biz ortaokulda okurken ilçede bir sokak ya da herhangi bir adres tarif edilecek olsa; “bakırcılar, demirciler, marangozlar, sobacılar, fırın ya da filan manifaturacı” diye nokta verilerek anlatılırdı. Ardanuç’a inince aklıma geldi, bizim o meşhur sobacılar, bakırcılar ne oldu? Duruyorlar mı diye merak ettim. Sobacılar gene var ama bakırcılar artık kalmadı dediler. Bakırcıların en son temsilcisi Mevlüt Usta (Akman) da mesleği bıraktı dediler. Kalkıp yanına gittim. Atölyesi duruyor, ama artık sembolik denecek düzeyde. Bakırcılığı tamamen bırakmış bırakmasına ama mesleğe karşı aşkı devam ediyor. Mesleği bırakmak zorunda kaldığı için üzüntüsünü gizlemiyor. Bende yarasına tuz basarcasına mesleğini hatırlatıp bakırcılığın akıbetini soruyorum.
İlk bakırcı dükkanını 1963 yılında açtım diyor usta. Ham bakırı Trabzon’dan alarak getirip burada işleyerek yıllarca hizmet ürettiğini söylüyor iç çekerek Mevlüt usta.
Özellikle çeliğin yaygınlaşması sonucu bakıra olan ilgi azalınca 1992 yılında mesleği bırakmak zorunda kalmış. Tabii bunda bakırın pahalı olmasının da etkisinin büyük olduğunu söylüyor.
1996’da Bağ kur’dan emekli olmuş.
64 yaşında olan Mevlüt usta üç kız büyütmüş, şimdilerde ise torunlarla zaman geçirmeye hazırlanıyor. Çekirdekten yetişme olan usta, dükkânın da kayda değer iş yapmıyor olsa da her gün gelip dükkânını düzenli olarak açıyor ama tabii bakır işinin dışında ufak tefek işlerle meşgul oluyor. Kısaca zaman dolduruyor.
SOBALAR
Ardanuç’ta el yapımı formalı (fırınlı) sobalar halen evleri ısıtmaya, ekmekleri, yemekleri, formasında kartopilari (patatesleri) pişirmeye, suları ısıtmaya devam ediyor. Şimdilik 3-5 kişi kalan ustaların eli iş tuttuğu sürece sorun gözükmüyor. Soba üretimi davam edeceğe benziyor. Tabii geriden mesleğe sahip çıkacak gençler yetişmediği sürece ileriki yıllarda ne olur orasını bilemem.
(DEVAMI: 3 Aralık 2010 Cuma – FERHAT İLE ŞİRİN)
Yazar :Rasim Yılmaz Yayım Tarihi :30 Kasım 2010 SalıOkunma :1682
Son Yorum Yapılan Köşe Yazıları











Sayfa Başı