Artvin Köşe Yazıları
»Cumhuriyet Döneminin Beş Tabusu
Kurtuluş Savaşı zaferle sona erip Cumhuriyet kurulunca, her şeyin yolunda gideceğine inanan kesimler oldukça fazlaydı. Yeni bir devlet kurulmuştu. Batılı bir yönetim biçimi benimsenmiş, eski-köhnemiş saltanat yönetiminden ve yaşam anlayışlarından milletçe kurtulduğumuz var sayılmıştı. Çağdaşlığı seçmiştik. Cumhuriyet’in kurucusu da bu durumu vurguluyor ve millete toplu olarak ´muhasır medeniyet´hedefini işaret ediyordu.
Sistem oturdukça ve yönetici sınıflar ortaya çıktıkça bu hayal dünyasının gerçek olmadığı kavranmaya başlandı. Kurtuluş Savaşı´nda canını ve kanını vermekten çekinmeyen toplumsal kesimler, yönetimin dışına itildi. Cumhuriyet eliyle zengin edilen asalaklar egemen oldular. Devlet kurulmuştu ama ortada millet yoktu. Mustafa Kemal ´bu devlete bir millet lazım’diyerek, egemen ulus olarak Türkleri ilan etti. Devlet kurulmuştu ama belli bir sınıfa dayanmayan devletin ayakta duramayacağı bilidiği için, Mustafa Kemal, bu defa da´bu ülkenin zengini yok´ diyerek işbirlikçi bir burjuva kesimi, devlet eliyle yaratıldı.
Bu ülkenin en zenginlerinden biri kabul edilen Vehbi Koç, Kurtuluş Savaşı döneminde yirmili yaşlarının başındaydı ve insanlar cephede savaşırken o Çankırı çevresinde Çerçilik yapıyordu. Savaşa katılmadı ama kurulan Cumhuriyet´in bir numaralı egemenlerinden oldu.
Tekrar yazının başına dönelim. Türkiye Halklarının Cumhuriyet´ten beklentileri aslında 1930´lu yıllara doğru bitmişti. Egemenler, halkların devletten kopmaya başladığını görünce tehlikeler üretmeye başladılar. Bu tehlikeleri gündemde tutmak rejimin geleceği için gerekliydi. Böylece Cumhuriyet Devleti´nin beş büyük tabusu oluşturuldu. Taner Akçam Cumhuriyet’in tabularını beş başlıkta inceliyor:
1-´Türkiye´de sınıflar yoktur, hepimiz kaynaşmış bir kitleyiz.´ 80 yıldır bu terane devam etmektedir. Egemenlere göre hepimiz aynı milletiz ve aramızda hiç bir fark yoktur. Ne yazık ki bu aynılık gelir dağılımına, yaşam standartlarına ve ücretlere asla yansımaz. Gecekonduda yaşayan da villada yaşayan da aynı bütünün parçalarıdırlar.
2-´Türkiye´de Kürt yoktur, hepsi dağda yaşayan Türkler´dir.´Bunun böyle olmadığı 20 yıllık bir savaşla, acı ve gözyaşıyla ortaya çıktı. Bugün artık Kürt gerçekliği reddedilemiyor ancak gerekleri de yerine getirilmiyor. Kürtler hâlâ özgürlüklerine sahip değiller.
3-´Batıcı ve laik bir toplumuz.´Bu anlayış hâlâ devam etmektedir. Cumhuriyet Devlet´nin laik olmadığı bir gerçektir. Laik bir yönetim biçimi dini finanse edemeyeceği gibi, dini söylemler kullanarak kitlelerin duygularını sömüremez. Çelişkiye bakın ki, laik olduğunu söyleyen bir devlet ´Diyanet İşleri Başkanlığı´ gibi bir kurumu devlet bütçesinden finanse eder ve devlet bütçesinin en başta gelen kalemlerinden biri olan vergide bir genelev patroniçesi birinci olur.(Hatırlansın; İstanbul´da genelev işleten bir kadın, yıllar önce vergi rekortmeni olmuş ve devletten üstün hizmet madalyası almıştı.)
4-´Ermeni Soykırımı Olmamıştır.´Egemenlerin, tarihi istedikleri gibi okumak ve kendi çıkarlarına alet etmek en bilinen özellikleridir. Ermeni Soykırımının ısrarla reddedilmesi egemenlerin ahlâk anlayışlarıyla bir ilişkisi yoktur. Asıl korku tazminat ve toprak talebinden kaynaklanmaktadır.
5-´Silahlı kuvvetler bu rejimi korumak ve kollamakla görevlidir. Onun rejim üzerinde ki etkisini tartışmak ve eleştirmek yasaktır.´AB süreci tantanasıyla bu anlayışın biraz gevşetildiği yanılgısına kapılabiliriz. Oysa gerçekte böyle bir durum sözkonusu değildir. Bir Kuvvet Komutanı karıştığı kirli işler nedeniyle yargılanamadı. Nedeni ise gelecekte Genelkurmay Başkan´ı adaylığı olmasıydı. Düşünün ki, bir rejim; adı Cumhuriyet ve yönetim biçimi demokrasi ama Silahlı Kuvvetler bu rejimi koruma adına güvenlik görevlerinin dışına çıkarak düpedüz siyaset yapıyor. Rejimi savunan sözde sivil güçlerle kolkola girerek bu ülkeyi yönetiyor.
Bu tabular nasıl değiştirilir? Düşünmesi bize kalmış bir şey. Halka, kendimize ve gelecek kuşaklara karşı bir sorumluluk duyuyorsak mutlaka bir yolunu bulabiliriz.
Mehmet Ali Yazıcı
Yazar :Mehmet Ali Yazıcı Yayım Tarihi :1 Mayıs 2010 CtsiOkunma :1689
Son Yorum Yapılan Köşe Yazıları
Son Eklenen Köşe Yazıları
Mayıs
3
PtsiHaydar Bibinoğlu Cumhuriyet Döneminin Beş Tabusu için dedi;
Sayın Yazıcı,
Yazınızın büyük bölümüne itirazım var. Her madde için itirazlarımı yazacağım.
1- Kurtuluş Savaşı eşliğinde gerçekleştirilen Burjuva Demokratik Devrimidir. Feodal toplumdan, kapitalist topluma geçiştir. Sanayisi neredeyse sıfır olan bir toplumdan, sosyalizme geçiş olanağı olmadığına göre, yapılacak başka bir şey yoktu. Sanayi olmadan işçi sınıfı da olmaz.
Sanayi olmayınca doğal olarak burjuva sınıfı da yoktu. Burjuva Demokratik Devrimini, zorunlu olarak Kurtuluş Savaşı kadroları yapmaya çalışmıştır. Bu kadroların çekirdeği ise askerdi. Kiminle yaptı? Mecliste hatırı sayılır bir güç olan feodal beylerle. Yani toprak ağaları ve aşiret reisleriyle… Başka kimler vardı? Eşraf, ayan, bir avuç okumuş küçük burjuva aydını… Bu durum, geçişin daha da sancılı ve çarpık olmasının nedenidir.
Toprak ağaları, aşiret reisleri, ayan, eşraf, küçük burjuva ve cemaat liderleriyle yapılan bir burjuva demokratik devrimi!.. Oysa gerçek bir burjuva demokratik devrimi, ulusal burjuva sınıfının zoruyla yapılır. Türkiye’de ise böyle bir sınıf yok, o zamanlar… Şimdi bile, gerçek bir burjuvazinin varlığı tartışılır. Bizimkiler komprador(işbirlikçi) burjuvazi…
Bu nedenledir ki Türkiye’de, burjuva demokratik devrimi; koşullar olgunlaşmadan yapılmış ve doğal süreç işlememiştir. Böyle olunca da sakat doğmuştur. Mustafa Kemal ve kadrosu, devlet eliyle kapitalist yaratma yolunu seçmek zorunda kalmıştır.
Aslında, feodaliteyi ortadan kaldırması gereken sınıf burjuva sınıfıdır. Böyle bir sınıf olmayınca, Kurtuluş Savaşında, feodal beylere de büyük ölçüde gereksinim duyulduğu için tasfiye süreci işletilememiştir.
O dönemde, sosyalist bir düzenin kurulamayacağı ortadadır. Proletaryanın olmadığı bir ülkede proletarya diktatörlüğüne dayalı bir sistem kurmanın akılcı bir yanı yoktur çünkü. Proletarya sınıfının yaratılmasının yolu ise yapay kapitalist üretmektir. Yöntemler tartışılabilir elbette.
Kapitalizm ise sınıfların varlığını bile bile yadsır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur.
Şunu da unutmamak gerekir ki Mustafa Kemal’in kurduğu sistem, sosyalizm betilerini de içerir. Devletçilik, Halkçılık, Devrimcilik ilkeleri gibi…
2- Kurulması amaçlanan Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir. Ulus devletlerde bir üst kimlik oluşturulmalıdır. Ulusun bir adı olmalıdır. Mustafa Kemal koymamıştır bu adı. Bu ad zaten vardır. Avrupalılar; Osmanlıları Türk olarak tanır ve böyle adlandırırlar. Yani dünyaca bilinen ad budur.
Mustafa Kemal, bu adın, ırk olarak anlaşılmaması için bir tanım yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan; Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağları ile bağlı olan Türkiye halkına “Türk” denir. Mustafa Kemal’in tanımı budur. İyi niyetle yapılmış bir tanımdır bu.
Benim düşüncem; “Türkiye Ulusu” denmesinin daha doğru olacağı yönündedir. Ama yukarıdaki tanımın da dışlayıcı olmadığını düşünüyorum. Uygulamalarda, birçok hataların yapıldığını da biliyorum.
Kürtlerin özgür olmadıklarını düşünmüyorum. Türklerin özgür oldukları kadar, öteki etnik grupların da özgür olduğu bir gerçektir. Türklerin bağımlı oldukları kadar da bağımlı…
3- Laik bir devlet, hiçbir dini finanse etmez. Bunun doğruluğu tartışılmaz. Ama Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş amacı, dini finanse etmek değildir. Zamanın koşullarında, gerici isyanları kontrol altına almanın zorluğu yadsınamaz. Dini; isyan nedeni olmaktan çıkarmanın bir yolu olarak böyle bir kurumun oluşturulması düşünülmüştür. Laiklikle dinin barıştırılması amacını güderek…
Günümüzde bile şeriat yönetimi özlemi içerisinde olanların varlığı, yapılanın doğruluğunun kanıtıdır. Bu tehlike ortadan kalktığında, dinin tüm finansmanı cemaatlere bırakılmalıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığı; tüm inançları temsil etmeliydi aslında. Finansmanının ise inanç bağlılarınca üstlenilmesi gerekirdi.
4- Ermenilerle yaşanan acılı olayların soykırım olduğunu Birleşmiş Milletler bile kabul etmemiştir. Türkiye’de; Ermenilerle yaşanan olaylara “soykırım” demek; solculuğun ölçütü olmuştur neredeyse. Tarihi bilen de bilmeyen de konunun uzmanı gibi ahkâm kesiyor.
Bu konuyu, yıllardır inceliyorum. Belgelerden ve yaşayan insanlardan bilgi edinerek… Milliyet Blog’da “Ermeni Sorunu ve Özürcüler” başlığıyla uzun bir yazı yayımladım. Başlığı yazıp Google’de ararsanız bulursunuz.
Şu kadarını söyleyeyim; zamanın Ermenistan Başbakanı Kaçaznuni bile Taşnaksutyun ve Hınçakların suçlu olduklarını söylemiştir.
Her iki tarafın da insanlık dışı katliamlar yaptığı bilinen bir gerçek. Ama Türkiye halkını suçlarken, bu halkın nasıl trajediler yaşadığını unutmak insafsızlıktır. -Bu konuda- emperyalist emeller taşıyan ülkelerin ağzıyla konuşarak solcu olunamayacağının bilincinde olmalıyız en azından.
5- TSK’nin geçmişteki ABD güdümlü darbelerini benimsemek olanaksız elbette.



Sayfa Başı