Artvin Köşe Yazıları
»Kültür Ve Mücadele
“Bugün gösterilen çabaların ödülü olacak ve bugün çekilen acıların daha da anlamlı bir hale gelmesini sağlayacak olan geleceğe ilişkin bir proje, bir ütopyası bulunmayan hiçbir hareket dünyayı değiştirmeye soyunamaz.”(E.H.Carr)
Yerleşik düzene ve yaşam alışkanlıklarına razı olmayan insanlarız. Belli arayışlar bizleri bir araya getirmiş durumda. Bir şeyler arıyoruz. Toplumsal ve bireysel yabacılaşmadan, yalnızlıklardan kurtulmak istiyoruz. Ete kemiğe büründürebileceğimiz alternatiflerimiz tarihin her döneminde olduğu gibi şimdi de mevcut. Yenilen, dağılan ve parçalanan her hangi bir şey yok. İnsanlık her konuda yine en güzel olanı arıyor. Bu nedenle, yarını kurma mücadelesinin özneleriyiz. Kendimizi değiştirmeye çalışıyoruz ve eski alışkanlıklarımıza karşı mücadele ediyoruz. Bu mücadelenin başarıya ulaşmasında temel amaç, “yeni insan”, “yeni zihinsel şekillenme” olabilir.
Şimdiye kadar yaşanan deneyimler göstermiştir ki, üst yapıda ki radikal değişim ve dönüşümler kendi “insan tipi”ni yaratmayı başaramıyor. Devrimi kaba bir bakışla sadece politik ve ekonomik bir düzenleme olarak görmüyorsak; insanın insanlaşması, özgürleşmesi, düşünsel ve duygusal davranışta nitelik olarak gelişmişliğe de ulaşma olarak görüyorsak, yaptığımız her şey de insan içinse; bir araya gelmede, ilişkilerde, paylaşımlarda, bir bütün olarak bu inceliği, derinliği ve farklılığı yakalamak zorundayız.
Değişimi ve dönüşümü hedefleyen bir kültürlenmenin şekillendirdiği insan tipi, “yeni insan”ı temsil edecektir. Yani, yaşamı bir bütün olarak kavrayan; bu bütün içerisinde “farklı duruşu”nu her alanda sergileyen, ortalamanın çok üzerinde, topluma örnek olmaya çalışan insan. Bu duruşun, öznel olarak ilk şartı, samimiyet ve kendimizle ve yaptığımız işle barışık olabilmektir. “Yeni insan”ı önce kendi içimizde yaratmalıyız. Bu bir tür “iç devrim”dir. “Eski” ile “yeni”nin mücadelesinden doğar ve gelişir. İnsana dair bütün güzellikleri bünyesinde taşıyan “yeni insan”, kendi kültürünü ve yaşam anlayışını da yaratır.
Kendimize, topluma ve doğaya karşı yabancılaşmanın aşıldığı, sömürüsüz, baskısız, insanın insanca ve özgürce yaşadığı, sevgi üzerine kurulu bir toplumun değerlerini, kendi yaşamımızda, ilişki ve işleyişimizde yaratıp, içselleştirerek bir bütün olarak hayata geçirmek sanıldığı gibi zor değildir. Yeter ki bir yerlerden başlamasını bilelim. Eski anlayışlarımıza ve yaşam alışkanlıklarımıza karşı köklü bir tavır alabilelim.
İnsanlaşma değerlerini bir kültür haline getirmek; yaşam mücadelesi içerisinde, belli bir yaşam tarzıyla, belli ilişkiler sürecinde, doğal hal aldırmak ve bunu belli alanlarda ete-kemiğe büründürmek mümkündür.
Her şeyden önce, yeni bir kültür yaratmanın, sadece eski, geçmiş kültürü ortadan kaldırmak olmadığını belirtmek gerekiyor. İnsanın belli alışkanlıklardan kurtulması zordur. Eski ile yeninin çatışması belli bir dönem sürecektir. Bu süreçte bizleri güçlendirecek ve “yeni”nin doğmasını sağlayacak olan, bilinç alanımızda ki yaşanacak değişim, dönüşüm ve gelişimdir.
Vedat Türkali, “Bir Gün Tek Başına” adlı romanında, yaşlı bir karakterin ağzından şunu söylüyor: “İnsan beyni değirmen taşı gibidir. Eğer arasına bir şeyler koymazsan kendi kendini öğütür.”
Bugün çevremizde çokça “öğütülmüş beyin” görmek mümkündür. Amacımız, en azından kendi içimizde bu çubuğu tersine bükebilmektir. Doğru olanı, yeni olanı aramalıyız ve bilincimizi bunlarla donatmalıyız. Ayrıca geçmişte de yaratılmış insanlık değerlerini özümsemek ve bugüne iz düşürebilmek, “yeni insan”a doğru evirilmenin olmazsa olmaz koşuludur. İşin önemli bir yönü bu iken, diğer yönü ise, bugün için ilişkide olduğumuz ve paylaşımlar yaşadığımız insanlarda yeni zihinsel değerler yaratmak, onlara benimsetmek zorunluluğudur. Bu da ancak, yaratılan, benimsenen ve biriktirilen yeni zihinsel değerleri insanlarımızla doğrudan ve çok yönlü olarak paylaşmakla mümkün olabilir.
Bencillik ve rekabet, sözünü ettiğimiz yaşam biçiminin başta gelen düşmanıdır. Öyleyse, içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin bize bulaştırdığı bu olumsuz ve insan doğasına aykırı değerleri yaşamlarımızdan kovarak işe başlamalıyız. Bulunduğumuz her alanda yaratıcı faaliyetlerde bulunabilmeliyiz. Tek tek çabalar bile, insanlık havuzuna taşınan kova kova su olacaktır. Bir başka deyişle, yaratılan bu değerlerle tek yanlılıklardan, darlıklardan, sistemin oluşturduğu duygu-düşünce ve güdülerden kurtularak var olan durumu sürekli aşmak isteyecek ve elindekilerle yetinmeyecektir. Bu durum, beraberinde sürekli yenilenmeyi ve gelişmeyi de getirecektir. Daha yüksek bir kültür düzeyine erişerek, gelişmede sınır tanımayacak ve bir bütün olarak amaçlarına ulaşma isteği sürekli uğraş halini alacaktır.
Gerçeğin imgelerle kurgulanmasıdır sanat, edebiyat ve bilim gibi bilmenin-öğrenmenin bir başka aracıdır. İnsanın içindeki güzelliklerin ifadesi, yaşama duyulan isteğin, sömürüsüz, baskısız, kardeşçe bir yaşam isteminin dile getirilmesidir. Bütün sanatların tek bir amacı vardır; insanın tüm duygularını insani yapmak... İnsanı insanlaştırmak… İnsanı, gayri insanlıktan, tutsaklıktan kurtararak özgürleştirmek… İnsanın kaybolan iç güzelliklerini, insani yanlarını ve zenginliğini tekrar ortaya çıkarmak ve geliştirmek... Kısacası, insanın, çeşitli amaçlarla; daha fazla kazanma, rekabet ve kâr hırsıyla kaybedilmek istenen insanlığını tekrar insanla buluşturmak… Büyük bedelleri göze alarak verdiğimiz mücadelenin özü bu değil midir?
Mehmet Ali Yazıcı
Yazar :Mehmet Ali Yazıcı Yayım Tarihi :23 Haz 2010 ÇrşOkunma :1602
Son Yorum Yapılan Köşe Yazıları



Sayfa Başı