Artvin Köşe Yazıları
»Sokaktaki Devrim
Berlin Duvarı yıkılıp denen sosyalizmler ortadan kalktıktan sonra, emperyalist-kapitalizmin teorisyenleri “Yeni Dünya Düzeni(YDD)” kavramını ortaya atarak, dünyada yeni ve halklar açısından barış dolu ve huzurlu bir dönemin başladığını iddia ediyorlardı. Aslında bu tanımlama bütünlüklü bir sürecin adını koyuyordu. Emperyalizmin teorisyenleri, başlayan dönemin ekonomi politikalarını, askeri, siyasi ve kültürel yüzünü bu kavram çerçevesinde ifade etmeye çalıştılar. Globalleşme "yeni" dönemin siyasal boyutunu oluşturuyordu. İçeriği ise emperyalizme sağdan ve "sol"dan akıl hocalığı yapanlar tarafından doldurulmaya çalışılıyordu.
Her şeyi "komünizm" düşmanlığına bağlayan kapitalizm, "sosyalizmin" yıkılmasıyla birlikte rahat bir nefes almıştı. Temel tezi "komünizmin ortadan kalkmasıyla birlikte insanlık büyük bir beladan kurtulmuştur ve tüm dünya huzura erecektir" önermesinden oluşuyordu. Onlara göre, kapitalizm insanlığa genel ekonomik refah, eşitlik ve özgürlük sağlayacak tek ve alternatifsiz bir sistem olmaya devam ediyordu.
Evrensel barış, demokrasi ve ulusların eşitliği her fırsatta propaganda edildi. Ülkeler arası eşitsizliklerin ortadan kalkacağı, dünyaya insan hakları ve demokrasinin hakim olacağı, yoksulluğun sona ereceği yaygarası her yanı sarmıştı. Dünya ulusları barış ve kardeşlik ilişkileri içerisinde bir arada yaşamaya başlayacaklardı. Ezilen ve sömürülen halklara adeta bir cennet vaat ediliyordu. Bütün bunlar sosyalizmden kurtulmuş bir dünyada, emperyalist-kapitalizm koşullarında ve onun savunucuları tarafından gerçekleştirilecekti. İddia bundan ibaretti.
Bunun büyük bir aldatmaca olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Emperyalizm kendi düzenini sağlamlaştırmak ve alternatif çözüm hareketlerinin önünü kesmek için böylesi bir yapılanma hareketine ihtiyaç duymaktaydı. Bir avuç gelişmiş emperyalist-kapitalist ülke dışında, dünyanın diğer ülkelerinde ve geri bıraktırılmış halkların kaderinde değişen bir şey olmadı. Sömürü ve katliamlar hızından bir şey yitirmedi. Yeni-bölgesel savaşlar ortaya çıktı. Ülkelerarası eşitsizlikler ve anlaşmazlıklar devam etti. Milyarlarca insanı açlığa mahkûm eden koşullar ortadan kalkmadı, tersine, yoksulluk daha da yaygınlaştı ve bu sayılara milyonlarca yeni insan eklendi. Silahlara yatırım durmadı ve askeri harcamalar arttı.
Bütün bunlar emperyalist-kapitalizmin dünyaya hâkim olma anlayışının doğal bir sonucuydu. İnsanlık hak ve özgürlükler cephesi yeni bir gelişmeye tanıklık edemedi. Aksine, baskı ve sömürü alabildiğine boyutlandı. Büyük bedeller ödenerek ve uzun mücadeleler sonucu kazanılan haklar birer birer geri alındı. Özelleştirmeler, kitlesel işten çıkarmalar, hak gaspları artarak sürdü. Emek güçlerine örgütsüzlük dayatıldı ve var olan örgütlenmeler de dağıtıldı. Özetle “yeni düzen” aslında emperyalist – kapitalizmin engel tanımayan sınırsız sömürü, baskı ve tahakküm düzeni idi. Aldatıcı görüntüsü ve söylemleri, çizilen parlak iyimserlik tabloları, asıl hedeflenenleri gizlemeye yetmedi ve boyası erken dökülmeye başladı.
Bunun ilk göstergesi Körfez savaşıyla ortaya çıktı. ABD emperyalizmi ve onun müttefikleri çıkarları söz konusu olduğunda geçmişte olduğu gibi hiçbir engel tanımayacaklarını bir kez daha gösterdiler. Irak halkı, bütün dünyanın gözleri önünde katlima uğratıldı. Ezilen, sömürülen ve geri bıraktırılmış halkların payına “yeni” düzenden yine kan, gözyaşı acı düşmüştü. Ardından Somali işgali geldi. Somalı halkına “insani yardım” adı altında nelerin götürdüğünü hep birlikte izledik. Sonra Afganistan işgali ve Bosna’ya yapılan NATO saldırıları geldi. Listeyi uzatmak mümkün.
Emperyalist kapitalizmin yeni düzeni ve globalleşme politikaları çerçevesinde hedeflenenlerin neler olduğu artık açığa çıkmıştır. İçeriğinde yer alan kavramların (ülkeler arası eşitsizliklerin ortadan kaldırılması, evrensel hukuk, barış, insan hak ve özgürlükleri vs.) boş bir aldatmacadan başka bir şey olmadıkları belli olmuştur. Ezilen ve sömürülen halkların emperyalizmden medet umar hale geldiklerinde nelerin yaşanabileceğine insanlık tarihi defalarca tanıklık etmiştir.
“Yeni” düzen gerçek yüzünü artık gizleyemiyor. İnsanlığın genel çıkarları açısından bir olumluluk taşımadığı her vesileyle ortaya çıkıyor. Bu durum kısa sürede bilince çıkarılmış ve gelişen halk hareketlerine yön vermeye başlamıştır. Son örnek Tunus’tur. Ayaklanmanın niteliği, yeni dönemin getirecekleri vb. elbette ayrıntılı bir şekilde tartışılacaktır ama bundan önce düşünülmesi gereken, Yeni Dünya Düzeni ekseninde oluşturulan Büyük Ortadoğu Projesinin çökmekte olduğudur. Arap Dünyası 1960’ların Latin Amerikası olmak üzeredir. Sırada Lübnan, Cezayir ve Mısır vardır.
Burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Tunus’ta yaşanan ayaklanmanın ve 23 yıldır hüküm süren diktatörlüğün yıkılışının, bizim özlediğimiz şekilde siyasal bir dönüşüme uğramayacağı bir gerçektir. Ama sınıflar mücadelesi ve halk hareketleri açısından önemli dersler ortaya çıkardığı da bilinmelidir. Sınıflar mücadelesi ve halk hareketleri düz bir çizgi üzerinde ilerlemez. Mücadele, gelişim seyri içerisinde sürekli tecrübe ve deneyim biriktirerek toplumsal hafızaya yazar. Yarın, halkların kurtuluşu için yaşanacaklar dünün ve bugünün yanlışlarından arınmış olacak ve özgün koşullarında güçlü önderlikler yaratacaktır. Ezilen, sömürülen ve baskı altında tutulan mazlum halkların nihai kurtuluşu ancak böylesi birikim ve deneyimler üzeriden geçerek hedefine ulaşacaktır.
Emperyalist "yeni" düzen bu kez Tunus topraklarında darbelenmiştir. Bu açıdan önemi büyüktür. Yaşananlar, başta Tunus halkı olmak üzere ezilen halkların kurtuluş mücadelesi için yazılan yüzlerce kitap sayfasından daha önemlidir. Başka deneyimlerle de yeni ve özlü çabalar ortaya çıkacak ve birikecektir. Ve sonunda kazanan halklar olacaktır.
Mehmet Ali Yazıcı
Yazar :Mehmet Ali Yazıcı Yayım Tarihi :19 Ocak 2011 ÇrşOkunma :1160
Son Yorum Yapılan Köşe Yazıları



Sayfa Başı