Artvin Köşe Yazıları
»Mübarek de Gider....
Küçük küçük depremcikler büyük ve yıkıcı bir depremin olmasına mani olur, bu açıdan bakılırsa küçük depremlere enerjiyi boşaltmasından ötürü pozitif bakmak gerekir.
Mısır, Hüsnü Mübareğin gücü ve karizması sayesinde 30 yıldır zorlama bir sükunet içindeydi. En küçük bir muhalif örgütlenmeye bile tavizkar olmadı. Böylece örgütsüz Mısır halkı içten içe öfkeyi ve enerjiyi büyüttü içinde. Şimdi bu yılların birikimi enerjinin deşarj zamanı, yani Mübarek için The End.
Müslüman kardeşler öyle görünüyor ki bundan sonrasının baş aktörü. Haa bu iyi mi, bence pek değil.
Nasıl ki Şah sonrası İran felaha eremedi, öyledir ki Mübarek sonrası Mısır da eremeyecek, yani bir fetret devrinin ilk yıllarına tanık oluyoruz bu günler, Mısırın Tahrir meydanında.
Her ne kadar İhvan-ı müslümin homojen bir yapısı yoksa da zamanla içindeki seküler unsurların pasifize olacağı ve giderek İrani bir yönetimin Mısır’a hakim olacağını öngörüyorum .
Bu arada ihvan için Türkiye’nin de bir model olabileceğini zikretmek yerinde olur. Yani ihvan içinde Türkiye demokrasisini model alanlar da var. O halde Mısır bir karar verecek ; ya Türkiye yada İran.
***
İhvan, 1930’larda yasal, sömürgecilik karşıtı ve şiddetsiz bir hareket olarak başladı; 2. Dünya Savaşı öncesinde Siyonist yayılmacılığa karşı Filistin’deki silahlı direnişin meşruluğunu savundu. Hareketin kurucusu Hasan el-Benna, 1930-45 arasında sömürgeciliğe karşı çıkıyor ve Almanya’yla İtalya’daki faşist hükümetleri eleştiriyordu.
El-Benna’nın hedefi, halkın eğitimi ve geniş tabanlı sosyal programlarla başlayarak aşamalı reforma dayanan bir ‘İslam devleti’ kurmaktı. Britanyalı işgalcilerin emriyle Mısır hükümeti tarafından 1949’da suikastla öldürüldü.
Cemal Abdül Nasır’ın 1952’de yaptığı devrimin sonrasındaysa hareket, baskıya maruz kaldı. Çeşitli eğilimler ortaya çıktı. Hareketin hapis ve işkence tecrübesiyle radikalleşen bazı üyeleri, devletin her ne pahasına olursa olsun devrilmesi gerektiğini savundu. Diğerleri de grubun baştaki aşamalı reform tavrına sadık kaldı.
Hareketin birçok üyesi sürgüne gönderildi: Bazıları Suudi Arabistan’a gitti ve orada Suudilerin katı ideolojisinden etkilendi; bazıları çok çeşitli toplulukların bir arada yaşadığı Türkiye ve Endonezya gibi Müslüman çoğunluklu ülkelerde yaşadı. Bir kısmı da Batı’ya yerleşerek Avrupa’nın demokratik özgürlük geleneğiyle doğrudan temas etti.
***
Bugünün İhvan’ı, bünyesinde bu farklı unsurları barındırıyor. Fakat hareketin liderliği, artık genç üyelerin arzularını tam olarak temsil etmiyor. Gençler dünyaya daha açık, ülke içinde reform gerçekleştirme derdinde ve Türkiye örneğinden heyecan duyuyor. Birleşik, hiyerarşik görünüşün arkasında birbiriyle çatışan güçler var. Hareketin hangi yola gireceğini kestirebilmek ise çok zor.
İhvan, Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in koltuğunu sallayan isyana öncülük etmiyor; isyan, diktatörlüğü reddedenlerden oluşuyor. İhvan ve genel olarak İslamcılar, çoğunluğu temsil etmiyor.
Müslüman Kardeşlerin ,Mübarek gittikten sonra demokratik geçiş sürecine katılmayı umduklarındansa kuşku duyulamaz, fakat hangi kesimin hâkim konuma geleceğini şu an bilemeyiz. Bu da hareketin önceliklerini tespit etmeyi imkânsızlaştırıyor. Katı dindarlarla Türkiye örneğini savunanlar arasında her şey olabilir; hareketin siyasi düşüncesi son 20 yılda oldukça gelişti. Gerek ABD gerekse Avrupa, Mısır halkının demokrasi ve özgürlük düşünü hayata geçirmesine kolay kolay izin vermeyecek. Stratejik ve jeopolitik hesaplar öyle büyük ki, reform hareketi ABD tarafından, Mısır ordusuyla işbirliği içinde yakından takip edilecek ve zaten ediliyor da.
Mübarek karşıtları arasında ismi öne çıkan Muhammed el Baradey’in arkasında saf tutma kararıyla İhvan, Batı’yı korkutabilecek siyasi talepler öne sürerek rengini belli etmenin vakti olmadığı kanaatinde. İhvan hareketinin parolasıysa, ihtiyat.
Demokratik ilkelere saygı, şiddeti reddeden ve hukukun üstünlüğüne riayet eden bütün güçlerin siyasi sürece katılmasını gerektiriyor.
Ne baskı ne de işkence İhvan’ı ortadan kaldırabilir. Ancak en sorunlu İslamcı tezlerin gelişimini etkileyecek demokratik bir tartışma ve canlı bir fikir alışverişi bunu yapar. İşkence ve diktatörlükle değil, ancak fikir alışverişinde bulunarak halkın iradesine uygun çözümler bulunabilir. Türkiye örneği, ilham kaynağı olmalı.
Mübarek’e direniş büyüdükçe, İsrail hükümeti Washington’a tekrar tekrar halk iradesine karşı Mübarek’in cuntasını destekleme çağrısında bulundu. Avrupa da ‘bekle ve gör’ tavrı takındı. Her iki yaklaşım da manidardır: Nihayetinde, demokratik ilkelere dair retorikler, siyasi ve ekonomik çıkarların savunulması karşısında pek fazla ağırlık taşımıyor.
Radikal islamcıların söylediklerini, halkın söylediklerini dinlememeyi meşrulaştıracak biçimde kullanmak, mantıksız olduğu kadar günü kurtarmaktan başka işe yaramayan bir tutum. Gerek Bush gerekse Obama döneminde ABD, Ortadoğu’da güven kaybetti: Aynı durum, Avrupa için de geçerli. ABD ve Avrupa, politikalarını gözden geçirmediği takdirde, Asya ve Güney Amerika’daki diğer güçler, kendi dikkatli stratejik ittifak yapılarıyla sahneye çıkabilir. Arap diktatörlerin dostu olan İsrail’e gelince Tel Aviv yönetimi pekâlâ o diktatörlüklerin sadece kör sömürgeleştirme politikasına bağlı olduğunu idrak edebilir.
Mübarek’in gitmesi halinde bunun bölgesel etkisi muazzam olacak, ancak sonuçların ne olacağını kestirmek imkânsız. Tunus ve Mısır devrimleri sonrası siyasi mesaj açık: Şiddetsiz kitle protestolarıyla her şey mümkün ve artık hiçbir baskıcı yönetim güvende değil.
Devlet başkanları ve krallar, bu tarihi dönüm noktasının stresini üzerinde hissediyor. Gösteriler, Cezayir, Yemen ve Moritanya’ya da ulaşıyor. Ürdün, Suriye ve hatta Suudi Arabistan’a da bakılmalı: Yani Mısır’da taht bir yana şah bir yana durumu ortaya çıkarsa ki öyle de görünüyor bu monarşilerin sonu olacaktır. Demokrasi dünyaya hakim olacak.Egemenler Mısır çöküyorsa aynı akıbetin kendi başlarına da gelebileceğini biliyor.
Bu istikrarsızlık durumu, hem endişe hem de umut vericidir. Arap dünyası uyanmakta değişimler, gerçek demokratlar için umut ışığı, demokratik ilkeleri ekonomik ve jeostratejik hesaplarına feda edenler içinse kâbus anlamına geliyor. Görünen o ki, Mısır’ın kurtuluşu bölge için sadece bir başlangıç. Sırada neresi var? Ürdün ve Yemen takip ettiği takdirde, Suudi Arabistan da gelecektir ve daha açık bir siyasi sisteme açılmak dışında hiçbir seçeneği kalmayacak olan Riyad, için de çanlar çalacaktır artık.
Bu arada Erdoğan’ın tarafını deklare etmesini de rol kapma stratejisi olarak görmek gerekir ki bu Türkiye’nin bölgedeki ağırlığını perçinlemesi açısından olumludur. Ne var ki Erdoğan’ın ölümlü dünya metaforu, demokrasiye , halk iradesine saygısından mı yoksa İrani bir Mısıra el atma çabasından mı ileri gelmektedir bunu sanırım tam anlamıyla yalnız kendisi bilmektedir.
Veya herkesin bu hususta bir fikri vardır.
İbrahim Erol
gazete54.com
11 Şubat 2011
Yazar :İbrahim Erol Yayım Tarihi :11 Şubat 2011 CmaOkunma :934
Son Yorum Yapılan Köşe Yazıları



Sayfa Başı