Artvin Köşe Yazıları
»1 Mayıs'ın Doğuşu
Batı feodalizminin can çekişme dönemi olarak kabul edilen 1600’lü yıllardan Avrupa büyük ve önemli alt üst oluşlar yaşamıştır. 1770´leri izleyen elli yıl içinde, sadece bir siyasal rejim ve yönetme biçimi olarak değil, kendine özgü teknikleri, yaşam alışkanlıkları, iş yapma tarzları, toplumu oluşturan grup, zümre ve sınıfların özgül doğası, düşünce ve duyu Ş biçimleri, manevi yaşamlarıyla bütün bir varoluş tarzı olan "eski düzen", feodalizm, batı dünyasında her yönüyle iflas etmiş durumdaydı.
1789´da Paris´te Bastille´nin işgal edilmesiyle başlayan ve Parisli işçi, köylü yoksulların iradesini dile getiren komünlerin kurulmasıyla devam eden ve feodalizmi kesin bir biçimde tasfiye ederek tarihe gömen nitelikteki Fransız devrimi, eski düzenin ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkilerini değiştirmek ve dönüştürmekle kalmadı; burjuvazi "yeni" ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkilere geçişin imkanlannı da yarattı. İnsanlığın gelişim tarihi, böylelikle köklü bir biçimde "yeni" evreye giriyordu. Bu, aynı zamanda, üretim araçlarına sahip olmayan emekçi yoksul kesimlerin ve üreten sınıflar için "ücretli kölelik" döneminin de başlangıcı oluyordu. Dolayısıyla sömürü ortadan kalkmıyor, daha incelikli bir hal alarak biçim değiştiriyor ve buna uygun araçlar yaratıyordu. Yeni egemen sömürücü güç olarak feodal beylerin yerine burjuvazi geçiyordu.
19. yüzyılda kapitalizmin gelişip kendini bir toplumsal sistem olarak ifade etmesiyle birlikte, özellikle Avrupa´ da yaygınlaşmaya başladı ve bu duruma paralel olarak işçi sınıfının nicel gelişmesi de hızlanma sürecine girdi. Bunda sanayi devrimiyle birlikte üretimin toplumsallaşmasının etkisi de büyük oldu. Bunun doğal sonucu olarak da, üretim araçlarının sahibi ve ücretli emeği sömüren modem kapitalist sınıf olan burjuvazi ile hiçbir üretim aracına sahip olmayan ve bu yüzden, yaşayabilmek için iş güçlerini satmak zorunda kalan modem emekçi sınıfı olan proletarya gibi iki sınıfın tarihsel olarak karşılıklı mevzilenmesi de iyiden iyiye kökleşiyordu. Sınıflar mücadelesinin belirleyenleri bu iki sınıf oluyordu. Kapitalizmin güçlenip gelişmesi, burjuvazinin ve dolayısıyla sermaye güçlerinin ve onların egemenlik aygıtlarının, işçi sınıfı üzerindeki baskı ve sömürüsünü de katmerleştiriyor, saldırılan yoğunlaşıyordu. Bu gelişmeler belli bir çatışmayı da beraberinde getiriyordu.
Proletarya ve burjuvazi arasında yaşanan bu çatışma, öte yanda işçi sınıfı hareketinin gelişmesini sağlamış, ilk başlarda ekonomik nedenlerden ve reaksiyon er bir hareket olsa da daha sonraları siyasallaşma başarısı göstermiş, kendi öz örgütlenmelerini ortaya çıkarmış, dönem dönem bütün Avrupa´yı saran ve yerleşik rejimleri sarsan ayaklanmalar ve direnişler örgütlemiştir.
Batı Avrupa´da 19. yüzyılda ortaya çıkan bu gelişmeler batı dünyası için bir devrimler çağı idi. 1820-1824 arasında Avrupa´da "özgürlük ve eşitlik" ilkelerinin yeniden bilince çıkarılması ve kitleleri sarması milliyetçiliğe can vermiş, milliyetçilik ve liberalizm Avrupa´da görülen ilk devrimci dalganın fikri planda ateşleyicisi olmuştur.
1830 devrimleri 19. yüzyıl Avrupa’sının ikinci devrimci dalgasını oluşturmuştur. 1830 devrimlerinin kaynağı Fransa´da ortaya çıksa da, liberal ve milliyetçi hareketler bütün Avrupa´da görüldü. 1831 ´de toplumsal anlamda ilk kıpırdanma Lyon´da başlamıştır. Ücret anlaşmazlığı nedeniyle Lyon´lu işçiler "çalışarak yaşamak ya da dövüşerek ölmek" sloganıyla ayaklandılar. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra da işçilerin örgütlenmesi devam etmiştir. 1840´lara kadar süren işçi ayaklanmaları, yine bu yıllarda bü¬tün Fransa´yı saran bir grev dalgasıyla doruğa ulaşmıştır.
1830 devrimleri burjuvaziden ayrı, işçilerin devrimci bir güç olarak sahneye çıktığını, toplumun bundan sonraki ilerici taleplerinin sözcülüğünü üstlenmekte olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Artık bütün Avrupa´da işçi sınıfı toplumsal ayaklanmaların önderliğini yapan güçtür.
Derinleşen bunalımlarla birlikte patlak veren 1848 devrimlerinin kaynağı yine Fransa´ydı. Ancak devrim birkaç ay içinde Avrupa´nın diğer ülkelerine Avusturya, Macaristan, İtalya, Almanya ve İsviçre ´ye sıçradı. Aynı şiddetle olmamakla birlikte İspanya, Romanya ve Danimarka´yı da etkiler duruma geldi.
1848 devrimleri işçi sınıfına gerek yerel gerekse uluslararası alanda büyük ve önemli kazanımlar sağladı. 1848 devrimleri, Fransız proletaryasının en son Haziran 1848 ayaklanmasının kanla bastırılmasıyla yenilgiye uğramasına rağmen, işçi sınıfının elde ettiği birikim ve tecrübe azımsanacak gibi değildir.
Bütün bu devrimlerin Avrupa açısından temel bir özelliği uluslararası karakterde olmasıdır. Ancak sonraki yıllarda bütün ülkeleri saran devrimci dalgalanmalar, yerini tek tek ülkelerde geliştirilen işçi eylemlerine bırakmıştır.
Yılların deneyimi ve mücadelesi sonucu örgütlemesini geliştiren Fransız proletaryası 1871´de Paris Komününü gerçekleştirerek tarihin ilk işçi devletini kurmayı başarmıştır. O güne dek sadece soyut kavramlar düzeyinde ifade edilen işçi devleti düşüncesi, 72 gün süren Paris Komünü ile somut gerçekliğe dönüşmüş, kısa ömürlü de olsa, işçilerin kendi iktidarlarını nasıl örgütleyebileceklerinin, proletarya diktatörlüğünün nasıl kurulacağının deneyini yaşamışlardır.
Avrupa´da yüzyıl1ları içeren işçi direnişi, eylem ve grevleri Paris Komünü ile en üst düzeye erişirken; Avrupa´daki yoğunluğa ulaşmasa da iç savaş öncesinde Amerika işçileri de eylemde ve örgütlenmede önemli mesafeler kat etmişlerdi.
1861–1865 Amerikan İç Savaşından sonra, özellikle Güney eyaletlerinde tarıma dayalı ekonomi tasfiye edilince, zencilerin büyük bir kısmı bağımsızlıklarına kavuşunca işsizler ordusuna katılmışlardır. Kölelik her ne kadar tasfiye edilmişse de toprak ve çiftlik sahipleri ile sanayi burjuvazisi arasındaki çatışma devam ediyordu. Tarımdan elde edilen ürünler ve ham maddeler Avrupa´ya ihraç edilmeye başlayınca, Amerikan burjuvazisinde ham madde sıkıntısı ortaya çıktı. Bu duruma bir de büyük boyutlara varan işsizlik eklenince Amerika´yı derinden sarsan bir ekonomik buhran yaşanmaya başladı. İşçi ücretlerinin düşürülmesinin uygulanmaya sokulmasıyla birlikte grevler ve işçi eylemleri de kendini göstermeye başladı.
1866´da kurulan Ulusal İşçi Sendikasının gündemindeki en önemli konularından biri de 8 saatlik işgünü hakkının elde edilmesiydi. 1866´da altı eyalette 8 saatlik işgünü yasallaştırıldı. 1872 baharında yüz bin işçi 8 saatlik iş günü için greve başlamış ve bu hakkı yasal olarak elde etmişti. Ancak 1873 bunalımı ile uygu¬lamaya sokulan tedbirler ile birlikte bu kazanımların çoğu geri alınmıştı.
1874´de ücretlerin düşürülmesi karşısında beş kentte büyük bir eylem başlatıldı. Chicago, New York, Masachusses, Pensylvania, Battimoor vb. gelişmekte olan kentlerde ucuz emek gücü, işsizlik, fiyat artışları karşılığı ücretlerin düşürülmesi, açlık, sefalet ve yoksulluk emekçileri sarıp sarmalamıştı. Bunca yıkım, sefalet ve yoksulluk karşısında Amerikan İşçi Hareketi, bu saldırıyı durdurabilmek için yeni örgütler ve mücadele yöntemleri geliştirilmenin bilinciyle, bu eylem kararını alıyorlardı. Bu karar doğrultusunda 13 Ocak 1874´de New York´da miting yapma karan alıyorlar, ancak Newyork Belediyesi bu mitinge izin vermiyordu. Buna karşın işçiler aldıkları kararı hayata geçiriyorlardı. İzin verilmemiş olsa da miting alanına yürüdüler. Polisin saldırısı sonucu çok sayıda işçi yaralandı ve tutuklamalar oldu. Bu mitingin hemen ardından Pensylvania kömür işçileri direnişe geçtiler. Ama daha örgütlü olan sermaye güçleri, kiralık grev kırıcıları, ajanlar, gangasterler aracılığıyla her türlü provakasyon yöntemleri denenerek direniş kırıldı. Sonuç olarak burada 24 işçi lideri tutuklandı ve bunlardan 10’u hemen asıldı.
1877´de bu kez Demiryolu işçileri haklarını savunmak üzere harekete geçtiler. Madenlerde ve fabrikalarda çalışanlar da direnişe katıldılar. İşçilerin üzerine ateş açılmasıyla 12 işçi öldürüldü. Ama hareket durmadığı gibi genişleyerek bütün ülkeye yayıldı.
1877 yılındaki hareketlerinde Amerikan işçileri yenilgiye uğradılar. Ancak 1877 ve 1886 yılları arasında işçiler çeşitli şekillerde bir araya geliyor, 1877 yenilgisinden çıkarmış oldukları derslerle daha güçlü ve daha örgütlü bir çabaya girişiyorlardı.
1886 İlkbaharı birbirini izleyen bir dizi grev ve direnişlerle geçtikten sonra tüm ülke çapında genel grev için tarih belirleniyordu 1 Mayıs... 1 Mayıs1886´da 8 saatlik işgünü talebiyle başlatılan genel grev New York, Philadelphia, Chiago, Louisville, Saint Lois, Milwaokee ve Baltimoore gibi temel sanayi merkezle¬rini kaplamış durumdaydı.
8 saatlik işgünü talebiyle New York´tan San Fransisko´ya kadar tüm ülkeyi saran grev ve gösteri dalgasında Chicago gösterilerin merkezi durumundaydı. 1 Mayıs günü, aylardır grevde olan ve sayıları o gün için oldukça büyük sayılan 40 bin işçi kentin sokaklarını doldurmuştu.
İyi örgütlenmiş ve barışçıl gösteri ve grevler iki gün daha sürdü. 3 Mayıs günü ise Şubat ayından beri grevde olan Mc Gormıck Harvester Works (tarım makineleri fabrikası) tesislerinde çalışan işçilerle grev kırıcıları arasındaki tartışmayı bahane eden polis, işçilerin üzerine ateş açtı ve 50 işçi yaralanırken 6 işçi de hayatını kaybetti.
Bu olayı protesto etmek için ertesi gün kentin ana meydanında bir toplantı yapıldı. İşçi önderleri saldırıların daha da şiddetlenebileceğine dikkat çekerek işçilerin hazırlıklı soğukkanlı ve örgütlü davranmalarını istiyorlardı. Miting akşam saat 10’a kadar sürdü ve en son konuşmayı işçi önderlerinden Samuel Fiilden yaptı. Biting aşırı yağmura rağmen istendiği gibi sürüyordu. Bu sırada 180 kişilik bir polis kuvvetiyle toplantıya gelen müfettiş Bonfielde ile komutan Ward, Fielden’e toplantıyı dağıtmasını bildirdiler. Fielden, toplantının yasal ve bağımsız bir toplantı olduğunu, aynı zamanda barışçıl amaçlar taşıdığını izah ederken ansızın polislerin üzerine bir bomba atıldı. Bu provokasyon üzerine polisler tarafından bütün kitle silahlarla taranmaya başlandı. Bu olayda işçiler ve ailelerden kaç kişinin öldürüldüğü hiçbir zaman öğrenilmedi. Bomba ise Pinkerton Özel Dedektiflik ajanlarından biri tarafından atılmıştı. Zaten komplo planlıydı ve buna göre hareket edilmişti. Pinerton ajanları Chicago’nun zengin patronları tarafından tutulmuş ve grev kırıcılıkla görevlendirilmişlerdi. Öyle ki, Chicago polis şefi Ferrederick Ebers üç yıl sonra kendisiyle yapılan bir röportajda anarşistlerin ve komünistlerin ihtilal planları konusunda delil sunmak için dernek binaları ve lokallere bizzat kendileri tarafından silah ve bombalar doldurulduğunu itiraf etmiştir.
27 Mayıs 1886’da 31 kişi hakkında “komplo düzenlemek” ve “adam öldürmeye yardım etmek” suçlarından dava açıldı. Fakat mahkeme önüne 8 kişi çıkarıldı. Bunlar Albert R. Parsons, August Spiess, Samuel J. Fielden, Eugene Scwab, Adolph Fischer, George Engel, Louis Ling ve Oscar Neebe adıntaki işçi önderleriydi. (Parsons yakalanmadığı ve davanın nasıl sonuçlanacağını bildiği halde mahkemede arkadaşlarının yanında yer aldı)
Gelişen olaylar ve işçi önderlerinin tutuklanması üzerine, pek de işçi dostu olmayan İllionis adlı kent gazetesi bile şunu yazıyordu: “Böylesine kitlesel bir suçlama adalet arama değil, bir tepkidir ve yalnızca kötü sonuçlar doğurur. Öyle gözüküyor ki sadece cinayet teşvikçileri değil, aynı zamanda da işçilerin durumunun düzelmesi için kanunlar çerçevesinde ajitasyon yapanlar da zararsız hale getirilmek isteniyor.”
Yargılamanın başlamasıyla birlikte davanın nasel seyredeceği ve sonuçlanacağı belli olmuş durumdaydı. Jüri, amerikan yargı sisteminde uygulandığı her zamanki yoldan, yani kura usulüyle seçilmedi. Jüriyi oluşturmakla görevlendirilen mahkeme yetkilisi, “bu adamların asılacağını adım gibi biliyorum” diye demeçler veriyordu. Hâkim Gary ise, “mahkeme için önemli olanın bombayı atan bulmak veya dava edilenlerin herhangi bir suçunun olup olmadığını araştırmak değildir” demekteydi.
Davanın hukuki değil siyasi bir karar vereceği gün gibi açıktı. Ve mahkeme, jüri üyelerinin üç saatlik bir görüşmesi sonucunda 7 işçi önderlerine idam cezası verilmesiyle sonuçlandı. Karar işverenler ve sermaye basını tarafından sevinçle karşılandı. Chicago Tribune 20 Ağustos tarihli sayıdaki başyazısında jüriyi öğerek sevincini şu şekilde dile getiriyordu: “Bu on iki adalete bağlı ve sadık insan doğru bir karar verdi. Kendileri övgüye layıktır. Yüz bin dolar toplanıp halkın yürekten teşekkürü olarak kendilerine verilmelidir.” İşverenler bu yürekten teşekkürü satın alınan iddia makamı tanıklarına, jüri üyelerine ve davayı yürütenlere dolar olarak çoktan vermişlerdir. Bunun kararın kendinde görmek de mümkündü.
“Müsbet delil bizzat olayın kendisidir. Binlerce kişinin çatıştığı bir mitingde sizlerin bomba attığınıza tanıklık edecek sayıda, atmadığınıza n tanıklık edecek adam bulmak mümkündür. Ancak geçmişiniz ve sosyal r konumuz jüriye suçlu olduğunuz konusunda yeterli ipucu vermiştir. İdama mahkûm oldunuz.”
Karara karşı ilk olarak söz alan August Spies konuşmasında, "sayın görevliler bu konuşmayı bir sınıfın temsilcisi olarak diğer bir sınıfın temsilcilerine yapıyorum" derken davanın niteliğini de ortaya koyuyordu. Spies, Hayrnarket olayının işçi hareketi liderlerini ortadan kaldırmak için bir bahane olduğunu belirtip şöyle devam etti:
"Bizi asarak işçi hareketini yok edeceğinizi sanıyorsanız asın. Burada sadece bir kıvılcımı yok edeceksiniz. Ama burada, önünüzde, arkanızda her yerde yeniden alevler parlayacak. Bu yerin altından gelen bir yangın, onu söndüremezsiniz."
Daha sonra sırasıyla diğerleri söz aldılar: Albert R. Parsons idam kararının nedenini şöyle açıklıyordu: "Eğer asılırsam, cani olduğumdan değil, sosyalist olduğundan asılacağım. Geçmişte öğretmiş, söylemiş ve yazmış olduğum şeyler yüzünden asılacağım." Adolf Fischer ise, "Ölüme mahkûm edilmemi protesto ediyorum. Çünkü cinayet işlemedim. Ancak sosyalist olmam sebebiyle öleceksem, bir sözüm yok... " diyordu. George Engel, yerleşik düzene karşı kinin, emekçi sınıfın bir bireyi olma bilinciyle haykırıyordu. "Hakları yalnız imtiyazlı sınıf/ara göre ayarlayan ve işçilere hiç hak tanımayan hükümete karşı kim saygı duyabilir? Böyle bir hükümete hiç saygım yok benim... " " ... Bir yanım var ki öldüremezsiniz" diye ölümsüzlüğünü haykırıyordu, Samuel J. Fİelden. Eugene Schwab ise geleceğe olan inancından söz ediyordu. İdealimizin bu yıl ya da gelecek yıl gerçekleşmeyeceğini biliyorum, ama mümkün olduğu kadar yakın bir gelecekte, ileriki bir yılda gerçekleşeceğini biliyorum.
Kararının açıklanmasından sonra uluslararası dayanışma kampanyası başlatıldı. Fransa, Hollanda, Rusya, İtalya ve İspanya´da binlerce kişinin katıldığı dayanışma mitingleri düzenlendi. İşçiler sınırlı kazançlarından ayırarak dava edilenlerin kurtarılması için yardım kampanyaları düzenlediler. Ülke içinde ve dünya çapında yoğunlaşan protestolar sonucunda eyalet valisi Oqlestu, Fielden ve Schwab hakkında verilen ölüm cezalarını müebbet hapse çevirdi.
İdam tarihinden bir gün önce, sonuçlananların en genci olan Louis Linq hayatına son verdi. Bırakmış olduğu mektupta ise şunlar ıyazıyordu: “Tümüyle tecrit edilmeme rağmen kendimi iyi hissediyorum ve moralim yerinde, sonuna kadar da böyle olacak. Basın son saatlerim hakkında istediği yalanı söyleyebilir. Hiç değilse darağacında cellatlara doğruyu söyleyeceğimi düşündüm, ama bu umut şimdi kayboldu. Koyun gibi kesilmek bana uymuyor. Daha önce mahkemede sizi tanımıyorum! Sizin kanunuzu! Bu yüzden asın beni!” diyen Ling’in gerçekten intihar edip etmediği anlaşılamamıştır.
21 Haziran 1886’da Chicago’da başlayan mahkemeden, 20 Ağustos 1886’da idam kararı çıkarak, 11 Kasım 1887 günü Amerikan işçi sınıfı tarihinde Kara Cuma olarak anılan günde Parsons, Spies, Engel ve Fischer asıldılar. Cesetleri alan işçiler Waldheim mezarlığına giden yolları ve mezarlığı doldurdular. Yüzbinlerce işçi bu ölmeyen önderlerini onurla taşıdılar. Geride kalanlar için ise dayanışmayı sürdürdüler.
Haymarket olayının 82. yıldönümünde, 25 Nisan 1968 tarihli Chicago Dail News şöyle yazıyordu: “Chicaqo Haymarket ayaklanması diye adlandırılan olayın tarihte şanlı bir yaprak olduğu varsayımının diri tutulması yerine, polisleri anmak daha iyi bir yol olabilirdi. Bombayı atan hiçbir zaman bulunamadı ama bu Chicaqo’u ayaklanma hikâyesini kötülemekten alıkoymadı. Davanın gidişatı bile bugün adalet duygusu olan her insanı sarsmaktadır. 5 kişi yaptıkları ya da yapmadıkları şeyleri için değil, daha çok alışılmamış görüşleri yüzünden asıldı. Sağlam deliller temel alındığında mahkûm edilen bu kişiler suçsuz olarak görülmelidir.”
Spies’in “bu, yerin altından gelen bir yangındır, onu söndüremezsiniz” sözleri Amerika’dan Japonya’ya tüm dünyada gelişen gösteri ve grevlerle doğrulandı. 1888 Aralık’ında Amerikan İşçi Federasyonu genel kurulu toplandı ve toplantıda 8 saatlik iş gününü elde edinceye kadar her yıl ülke çapında gösteriler düzenlemeye karar verildi. Genel kurul bu gösterilerin ilkinin 1 Mayıs 1890 günü yapılmasını ve her yılın 1 Mayıs’ında tekrarlanmasını karara bağladı.
1889’da Paris’te toplanan II. Enternasyonal’in kongresinde 1 Mayıs 1886’da Chicaqo işçilerinin 8 saatlik iş gücü için verdikleri mücadelenin anısına ve bu çabanın sürdürülmesi için 1 Mayıs 1890 tarihinde bütün ülkelerde dayanışma gösterileri yapılması kararlaştırıldı.
1 Mayıs 1890 günü Birleşik Amerika, Avusturya, Macaristan, Belçika, Almanya, Danimarka, İspanya, İtalya, Norveç, Fransa ve İsveç’te binlerce işçinin katıldığı mitingler yapıldı. Rusya’da ise ilk 1 Mayıs 1891’de Petersburg’da yapıldı.
1 Mayıs her ülkede çeşitli şekillerde kimi zaman geniş yığınsal gösterilerle, kimi zaman gizlilik içinde ama her zaman işçi sınıfının ve emekçi sınıfların ve emekçi kesimlerin BİRLİK – DAYANIŞMA ve MÜCADELE günü olarak kutlanmıştır.
Mehmet Ali Yazıcı
Yazar :Mehmet Ali Yazıcı Yayım Tarihi :29 Nisan 2011 CmaOkunma :1607
Son Yorum Yapılan Köşe Yazıları



Sayfa Başı