Artvin Köşe Yazıları
»İnsanlar, Develer ve Anadolu Yürüyüşü
Artvin’den başlayıp, Anadolu´nun dört bir yanından, yaşamına, kültürüne, doğasına sahip çıkmak adına 40 gün 40 gece “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” sloganlarıyla yola çıkan Büyük Anadolu Yürüyüşçüleri nihayet başkente ulaş(ama)dılar.
Yürüyüş kervanına eşlik ve tanıklık etmek adına 20 Mayıs Cuma günü Tekin Üstündağ’la birlikte, yürüyüşçüleri Gölbaşı 24 km’de karşıladık.
Önde iki buçuk deve, arkada kervancılar ile karşılaşıp tanıştık. “İki buçuk” diyorum çünkü develerden birisi gebe.
Yürüyüşçüler bizi görünce sanki daha bir dirileştiler. Herhalde ilk karşılayanlar bizlerdik.
40 gün gece gündüz demeden, yılmadan, usanmadan yurdun çeşitle yerlerinden yüzlerce kilometre kat ederek gelen, hiçbirisini tanımadığım bu hepimizin yaşamı, kültürü ve doğası için yürüyenlerle birlikte olmak beni hem heyecanlandırdı hem de duygulandırdı.
Kervan dinlenmek üzere yol kenarına, otluk alana çekildi. Develer karınlarını doyurma telaşındayken, ben kervancıbaşı Pervin Hanım’la söyleşmeye çalıştım.
Pervin Hanım, tam bir Anadolu Kara Fatma’sı.Yüreği dolu dolu, sayıp döküyor:“Biz aslında 2004 yılında 25 deveyle gelecektik fakat polis saldırısını göğüsleyemeyeceğimizi düşündük. Ama artık dayanacak gücümüz kalmadı” diyor. Sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bizler Anadolu da yüzyıllardır konargöçer yaşayan insanlarız. Son yıllarda ülkemizde inanılmaz yanlışların yaşandığına tanık olduk.
Ormanlarımız yok ediliyor.
Keçi yasağı uygulanıyor.
Derelerimiz HES’lerle doldurulmakta.
Yaşam kaynaklarımız yok edilmekte.
Yerli tohumlarımızın yerini genleriyle oynanmış İsrail tohumları alıyor.
Bir baktık ki ülkenin her yanında aynı sorunlar giderek büyüyor. İşte bu ortak sorunu olan insanlarla yurdun farklı yönlerinden yola çıkarak burada (Gölbaşı’nda) buluşacağız. Buradan da Çankaya’ya Cumhurbaşkanına gideceğiz.”
Neden gitmek istediklerini soruyorum.
“Elimizden alınan haklarımızı geri istemek, derelerimize kurulmak istenen HES’leri durdurmalarını ve maden anlaşmalarının iptalini istemek için” gideceklerini söylüyor.
Kervana eşlik eden iki deveyi soruyorum Pervin Hanım’a.
“Biz nasıl yaşama haklarımızı savunuyorsak, tüm canlıların da yaşama hakları vardır ve onların haklarını da savunmak zorundayız. Develer ise bizim dışımızdaki canlıların temsilcisi olarak yürüyorlar.” biçiminde yanıtlıyor Pervin Hanım; develerin bir de mesaj verdiğini söylüyor:
“Develer diyor ki ben en az 45 gün susuzluğa dayanırım. Ya siz insanlar kaç gün dayanabilirsiniz? Dünya nüfusunun yarısı susuzluk çekerken sizin kaç günlük suyunuz var?”
Kervancılardan Safiye Hanım ise durumu “Bu yürüyüş, sözün bittiği yerdir.” biçiminde özetliyor.
Yürüyüş kolu tekrar yola çıkmadan polis ekibi gelerek kervancılardan yürüyüş hakkında bilgi almaya çalışıyor. Bir taraftan da bizim hangi basın adına geldiğimizi öğrenmek istiyor.
Kervan, polis eşliğinde buluşma noktasına kadar yürüyerek çadırlarını kurmaya başladılar.
Akşam Kızılırmak sinemasında Ankara Artvin Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin organize ettiği “Karbeyaz” filmine gittik. İzlenceye yüzlerce Artvinli katılmıştı. Orada yapılan duyuruda Cumartesi günü saat 10.00’da buluşularak yürüyüşçülere katılınacağı söylendi. Ertesi günü buluşma noktasına tamamının saçları ağarmış olan toplam 12 kişi katılmıştı.
Biz yürüyüşçülere Gölbaşı çıkışına katıldık. Artvin’den bir otobüs dolusu çevreci gelmişti; fakat 40 bin Artvinlinin yaşadığını bildiğimiz Ankara’dan sadece 12 kişi… Türkiye kamuoyunun yazılı ve görsel basından da izlediği üzere, “ileri demokrasi”ye geçileceği söylenen ülkemizde kişi başına 3-4 polis düşecek şeklinde devletimiz önlem alarak yürüyüşçülerin daha ileri gitmelerine müsaade edilmedi. Fakat dikkat çekici en önemli olay ise yürüyüşçüler ile birlikte abluka altına alınan develerin huysuzluğuydu. Sık sık bakıcısını ısırmaya çalışıp beklemekten sıkıldığını belli edercesine yürümek istiyorlardı.
Bugün bu satırların yazıldığı saatlerde direniş 6. gününe girmiş bulunuyor.
Yukarıda da belirttiğim gibi bu yürüyüşün en ilgi çekici yanı, bu çok önemli etkinliğin içinde iki buçuk devenin bulunmasıydı.
Bu yürüyüş değişik kişilerce yazıldı, tartışıldı, daha da yazılıp tartışılacak. Fakat ben özellikle develerle insanların benzer yanları üzerinde durmak istiyorum.
Not: Ayrıca bu konu ile ilgili 08 Haber gazetesinin bugünkü sayısında Sayın Güner yalçın’ın “Anadolu’nun sesi…” başlıklı yazısını okumanızı öneririm.
DEVELER VE İNSANLAR
Develer; uzun süre susuzluğa dayanan hayvanlar olduğu için, tarih boyunca, özellikle Sümerler, Hititler, Hurriler, İranlılar tarafından savaşlarda ordunun bir parçası olarak kullanmışlardır.
Araplar ve Romalılar da onlardan bu amaçla yararlanmışlardı. Büyük Sahra ve diğer çöl bölgelerinde bugün bile göçebe kavimler, bu hayvanları yük ve binek işlerinde kullanıyorlar. Ayrıca etinden ve sütünden de yararlanıyorlar.
Devenin vücudunda su depolamaya yarayan cepler varmış. Besin bulabildiği sürece uzun süre susuz yaşayabilme özelliklerine sahiplermiş. Bir kış boyunca hiç su içmeden yol alabilirlermiş. Yaz sıcağında da su içmeksizin 10 gün yürüyebilirlermiş. Bir defada 150-200 kg su içerlermiş. Sonra bir hafta suya yanaşmazlarmış.
Sürüler halinde yaşar, çöldeki vahalardan su içmek için hep aynı kuyuya gelirlermiş. Sürüsünü kaybeden bir deve, su içtikleri kuyu başına gelerek günlerce aç kalma pahasına sürünün suya dönüşünü beklermiş. Deve, günde 18 saat devamlı yol yürüyerek saatte 5 km gidebilme yeteneğine sahipmiş. Günde 100 km yol alabilirlermiş. Hatta daha hızlı gidenleri varmış. Yol ve yön tayininde ustaymışlar. 40-60 kilometreden otlakları ve yağışı sezebilirlermiş.
İnsan yaşamında bazı bölgelerde develerin yük, binek ve besin hayvanı olmasından ötürü önemi büyüktür. Bu öylesine ki bazen develerin yoğun olarak bulundurulduğu Arap çöllerinde cuma namazlarında hutbe konusu bile olabilmektedir. Arabistan’da işçi olarak çalışmakta olan benim memleketimin insanlarından biri bir cuma günü namaza gitmiş. Sıra imamın hutbesine gelmiş.
İmam anlattığı konuyu derinlemesine bilmiş olmanın vermiş olduğu güven ve hazla, coşarak anlatmak istediklerini melodik olarak sunmaya başlamış. Bunu gören dil bilmez benim hemşerim dayanamayarak hüngür hüngür ağlamaya başlamış.
İçerideki sessizliği hıçkırık sesi bozunca imam huylanarak hutbeden seslenmiş:
-Yahu hele bir sorun bakalım bu fani ne diye ağlıyor?
Müslimlerden biri:
-Bre kardaş neye ağlarsın?
Bizim ki:
“İmam efendi hazretleri Kuran-ı Kerim’i öylesine içli ve duygulu anlatıyor ki dayanamadım. İmam:
-Yahu şuna develerin yaşamını anlattığımı söyleyin, demiş.
Develerin, bazen insanlar arasında “Ulan deve” gibi “küfür” maksatlı anıldıklarını biliyoruz. Develerin adıyla anılan bu söylemin nedeni nedir diye ufacık bir araştırma yaparak insanlarla ortak yanlarını bulmaya çalıştım.
Develerin mideleri üç gözlüymüş. Ne bulursa yerlermiş. Hatta yiyecek bulamadıklarında ip halatlarını, ağaç kabuklarını bile kemirirlermiş. Bizimkilere nasıl da benziyorlar değil mi?
Bizimkiler de ye babam ye! Memleketi yerler de doymak bilmezler. Ama yanlışlık şurada: Develer sadece kendi yaşamlarını sürdürebilmek için, yani kendileri için yerler. Ya bizimkiler, yedi göbek geçmiş ve gelecekler için yerler. Hısım akraba, eş dost ye ye doymak bilmezler. Yetmez efendim bir de kayınlar, kaynanalar, damatlar, baldızlar, onların yakın tayfaları... Yiyen yiyene… Yok, yetmez, doymaz; döner bu bizim kutsal deveyi de yerler. O da yetmez, bu hamut gene lazım olacak diye düşünmez hamutu da yerler. Yerler oğlu yerler. Yani demem şu ki deveye benzetme olayı tutmadı. Bu hayvanlar bu kadar gaddar değiller.
Develer uzun süre susuz yaşayabilirlermiş. Bir höpürdetişte 100 kilo birden götürürlermiş ve uzun süre o suyla idare ederlermiş. Yani nasıl olsa su buldum, stoktakini boşaltıp tazesini içeyim gibi bir müsriflikleri kesinlikle söz konusu değilmiş. Bilakis dünyamızda kıt olan sudan başka canlılar da yararlansın diye sadece ihtiyaçları kadarını harcarlarmış.
Ya bizimkiler öyle mi? Hep bana, löp bana! Yüzyıllardır halkın kullandıkları suyu elinden almakla kalmaz bütün canlı varlıklar ve doğayı da susuz koymaktan çekinmezler. Doğanın bu nimetini halkın elinden alıp, onu susuz bırakmak bir yana, hani Nazım Hikmet bir şiirinde dediği gibi:
“ Sana düşman
bana düşman
düşünen insana düşman
vatan ki bu insanların evidir
sevgilim
onlar vatana düşman”
Halkı anladık, bu suların kullanım hakkını 49 yıllığına satanlar, halka da düşman, kurtlara, kuşlara, böceklere, uçana, kaçana, kurbağaya da düşman. Ağaçtaki yaprağa, yerdeki karıncaya da düşman. Bilmezler mi ki bunca canlı varlıklar susuz yaşayamaz. Yok, burada da tutturamadık. Develer asla bunlara benzemez.
Biliyorsunuz develer eğri boyunlu, uzun bacaklı hayvanlardır. Anlaşıldı, burada da benzerlik yok. Bizimkilerin boynu ve bacakları değil ama elleri ve burunları uzundur. Her yerlere ulaşabilirler, her işe burunlarını sokabilirler. Yeter ki bir çıkar kokusu gelmesin burunlarına.
Develerin sırtı hörgüçlüdür. Hörgüçlerinde yağ depo ederler. Yani develer ağustos böceği gibi sadece bugünü değil, yarının ne olacağı belli olmadığı için her duruma karşılık yediklerini harcamada tasarrufa giderek hörgüçlerinde yağ depolarlarmış. Hörgücündeki yağı yedek besin deposu olarak kullanırlarmış. Susuz zamanlarda hörgücündeki yağı, su ve enerjiye çevirebilirlermiş. Bu sayede bir hafta hiç su içmezlermiş. Uzun yolculuklarda hörgüçleri eriyerek küçülürmüş. Çift hörgüçlülere “Asya devesi”, tek hörgüçlülere “Afrika devesi” denirmiş.
Bak gene tutturamadık. Bizimkiler öyle dar günlere karşılık beş on günlük değil, tüyü bitmemiş yetim filan dinlemez, on yedi kuşak sonrasına yetecek kadar depolarlar. Yukarıda da söylediğimiz gibi yedi sülaleyi geçtik köprüden geçerken sürtündüklerini bile ihya etmeden duramazlar. Üstelik bunlar öyle memleket, ırk ayrımı filan yapmazlar. Yeter ki söğüşleyecek birilerini bulsunlar. Yeter ki kimse bunlara dokunmasın, nerede yaşadıklarının önemi de yoktur. Bugün ülkemizi benden çok sevdiklerini iddia eder, yarın gümrük kapısından geçerken ceplerinden birkaç başka uyruk kimliklerini çıkarıverirler.
Develerin ayakları iki parmaklı tabanı geniş ve yumuşaktır. Dört ayaklı olmasına rağmen toplam 8 parmağı vardır. Yastıklı ayak tabanlarının sayesinde kuma batmadan yürümeyi başarırlar ama iz bırakmadan yürümeyi başaramazlar. Oysaki bizimkiler iki ayaklı olmalarına rağmen beş sağda, beş de solda olmak üzere toplam on parmakları vardır. Karınları gibi tabanları da yumuşaktır. Genellikle araç kullandıkları için, ayakları yerle temas etmemesinden ötürü iz bırakmazlar.
Develerin ortalama 50 yıl yaşadıkları söylenir. Bizimkilerin ömrü daha fazladır. Ama ne gariptir, halk ömürlerini kısaltınca aniden unutulur giderler. Cenazelerini üç beş besleme tahttan aldıkları gibi toprağa gömüp dönerler.
Ha!!!. Develer ile bizimkilerin ortak yanını galiba buldum. Bu iki farklı yaratığı size anlatacağım diye anlımın derisi çatladı. Tek derdim develerin adını temize çıkarmaktı ama sanırım boşa çaba harcadım. Çünkü ikisinin de benzerliklerini buldum.
Darvin, maymunla insanın benzerliklerini buluyor da benim Darvin’den neyim eksik. Lütfen bu önemli bilgiyi not alın. Bu iki yaratığın en belirgin özelliği ikisinin de kinci olmasıdır. Örneğin, develer kendisine zarar veren herhangi bir kişiyi aradan uzun yıllarda geçse unutmaz ve eline geçirdiğinde icabına bakar. İşte bu bizimkiler de onların hakkında laf edenleri unutmaz. Eninde sonunda işini bitirmeye çalışırlar. Ağzını açanı ensesinden tutuğu gibi kodese postalarlar. Ha baktı ki bu adam kitap yazacak, matbaanın merdiveninin ilk basamağında hooooop eller havaya…
İşte böyle benim güzel okuyucularım. Daha ne deyim!!!...
NERDE KALMIŞTIK?
Biz yine başa dönelim.
Yurdun dört bir yanından dökülüp yağmur yağış, soğuk sıcak demeden buralara kadar gelen bu insanların derdi nedir? Ne istiyorlar?
İşte özetle istediklerini sizlere bir kez de ben yazayım.
*Doğayı bir meta olarak gören kalkınma modeli terk edilmeli, ‘doğa anamızın yaşama hakkı’ anayasal güvence altına alınmalıdır.
*Her insan doğduğu yerde doyabilmeli’ ilkesinden yola çıkarak, kırsalda yaşayan insanların büyük kentlere göçünü engelleyecek ve geleneksel yaşam biçimlerimizi destekleyecek düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
*Kırsal yaşamımızı, kültürel mirasımızı ve biyolojik çeşitliliğimizi tehdit eden, kâr hırsıyla hazırlanmış hidroelektrik santral (HES) ve baraj projelerinin tamamı durdurulmalıdır. Bugüne kadar yapılmış uygulamaların doğal alanlarımız üzerinde yarattığı yıkımı giderecek çalışmalar acilen başlatılmalıdır.
*Ormanlarımızın yok olmasının önünü açacak 2B yasal düzenlemeleri derhal geri çekilmeli, ormanların özelleştirilmesine dair hazırlıklar durdurulmalıdır.
*Ne koruma alanlarını, ne tarım alanlarını ne de canlı yaşamını dikkate alan madencilik faaliyetleri durdurulmalı, bu faaliyetlerin ekosistem üzerindeki etkisi gözardı edilerek verilmiş tüm maden ruhsatları iptal edilmelidir.
*Toprakların verimsizleşmesine, temel geçim kaynağı tarım olan köylünün yoksullaşmasına ve su kaynaklarının aşırı kullanımına neden olan yanlış tarım politikaları terk edilmeli; tüm tarımsal faaliyetlerde doğanın dengesini gözetilmeli ve doğru yerde doğru ürün ilkesi benimsenmelidir.
*Tüm canlı yaşamını tehdit eden hibrit tohumların, GDO’lu ürünlerin ve üretimde kullanılan her türlü kimyasal maddenin kullanımı durdurulmalıdır.
*Bizden önce bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlıktan günümüze miras kalan Hasankeyf gibi nice kültürel zenginliğimizi tehdit eden projeler ve uygulamalar derhal durdurulmalıdır. Sadece bize değil tüm insanlığa ait bu değerler itinayla korunmalı, gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarılması için gerekli çalışmalar acilen başlatılmalıdır.
*Sosyal ve ekolojik maliyeti göz ardı edilerek planlanan ve şehirlere daha büyük göç dalgalarının gelmesine yol açacak otoyol, köprü ve konut projeleri durdurulmalı, karbon salınımını azaltacak demiryolu ulaşımı geliştirilmeli ve yaygınlaştırmalıdır.
*Var olanlara her geçen gün bir yenisi eklenen, doğaya verdikleri zarar tartışılmaz termik santraller ve nükleer santral yatırımları derhal durdurulmalıdır.
*Çevre ve Orman Bakanlığı’nın izniyle, doğayı yok eden şirketler tarafından finanse edilen özel firmalar tarafından hazırlanan ÇED raporları ve buna izin veren ÇED Yönetmeliği derhal iptal edilmelidir. Doğanın hassas dengesi, kamuoyu vicdanı, sivil toplum kuruluşları ve yerel halkın kanaatinin dikkate alınmadığı hiçbir projeye onay verilmemelidir.
*Tüm koruma alanlarını ticari yatırımlara açan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geri çekilmeli, Yenilenebilir Enerji Kanunu derhal iptal edilmelidir. Var olan koruma alanlarının statüleri güçlendirilmeli; biyolojik çeşitliliği korumak için önemli doğa alanlarına hızla koruma statüsü kazandırılmalıdır.
*Özel şirketlerin ve kamu kurumlarının doğayı katletmesinin önünü açan ‘kirleten öder’ mantığı ve uygulaması terk edilmeli, doğaya zarar verenlerin ağır cezalara çarptırılmasını öngören yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
*Yaptığı yatırımlarla doğanın dengesine müdahale eden icracı bir kuruluş niteliğindeki Devlet Su İşleri (DSİ) ile doğayı korumakla yükümlü Çevre ve Orman Bakanlığı’nı aynı çatı altında birleştiren yapı derhal değiştirilmelidir. Çevre ve Orman Bakanlığı, şirketlerin çıkarlarını savunmak yerine; asli görevi olan, doğayı koruma görevini yerine getirmelidir.
SONUÇ YERİNE
Peki Anadolu’nun dört bir yandan binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca insanı temsilen 40 gün 40 gece yılmada, usanmadan buralara kadar gelen bu insanlar sizce “kodeslik” değil mi?
Kodeslik diyorsanız sorun yok. Yok değil diyorsanız suyumuza, toprağımıza, doğamıza ve en önemlisi de geleceğimize sahip çıkmak adına insan olarak vicdani sorumluluğumuz olduğunu düşünen herkesi duyarlı olmaya çağırıyorum.
ANADOLU’YU VERMEYECEĞİZ!!!
ANADOLU YÜRÜYÜŞÇÜLERİ GÜNLÜĞÜ
“Anadolu’yu Vermeyeceğiz” Direnişin 8. Günü
Yazar :Rasim Yılmaz Yayım Tarihi :31 Mayıs 2011 SalıOkunma :1144
Son Yorum Yapılan Köşe Yazıları













Sayfa Başı